| TÜRKEŞ’İ ANLAMAK |
|
| Pazartesi, 05 Nisan 2010 12:00 | |||
|
4 Nisan 1997’den 4 Nisan 2010’a, Onsuz tam on üç sene… Hayatını adadığı Türk-İslam davası için çilelerle örülü şerefli bir ömrü geride bırakarak kendi tabiriyle ‘’Ulu Allah’’ın rahmetine kavuştu Başbuğ… Birçok büyük adamın kaderini O’da yaşadı tastamam. Mert adamdı, talihi namert oldu çoğu zaman. Uğruna idam sehpahalarından, hücrelerden geçtiği milleti Ona iktidar vermedi diye bir an olsun mahzunluk göstermedi. Esasında iktidar hiçbir zaman asli kaygısı da olmadı. Nesiller yetiştirdi ki, imanlı ve idealist her biri iktidarlara bedel. Onun ihlâsıyla milleti buluşturmak istemeyenler, iftiralardan duvarlar örmeye kalktılar milletiyle arasına… Bunu yapanlar yüzleri kızarmadan ‘’dostum’’ diye hitap ettiler, gülüp geçti. Türk milletine ölümüne sevdalı, değerlerine de bir o kadar bağlıydı. Bu çağın insanı değildi Başbuğ… Tarihimizin altın sayfalarından kopup gelmiş bir hakandı sanki. 1950’ler de emrinde görev yapmış bir askerinin Onunla alakalı geçenlerde basına yansıyan hatıralarında naklettiği ‘’Ramazan’da bizlere imam olup teravih kıldırırdı. ‘’ ifadeleri hala şaşkınlığa neden oluyorsa elan tam anlaşılamamıştır Başbuğ. Başbuğ’un fevkalade hürmet gösterdiği âlimlerden olan Kastamonulu Mehmet Feyzi Efendi Hazretleriyle 1976’da beraber gerçekleştirdiği hac farizasında, Suudların jest olarak konuk devlet adamlarının Kâbe’nin içini temizlemelerine müsaade etmesi münasebetiyle kullandığı süpürgeyi ömrünün sonuna kadar sakladığını bilmeyenlerin, Onun ‘’Ocaklarda daima Kâinatın Efendisi (s.a.v) i anlatın’’ talimatını duymayanların, seçim meydanlarında bile Asr-ı saadetten bahseden Onu, anlamaları beklenemezdi elbette. Anlamadılar da…
‘’Evlatlarım’’ dediği gençler anladı O’nu, ilk nesli şimdi belki de 70’ine merdiven dayayan gençler. Sadece Türkiye’den değil, koca Türk dünyasının her yerinden. 78’de Kerkük’e giden cumhurbaşkanı Korutürk’ü bile ‘’Başbuğ Türkeş’’ tezahüratlarıyla karşılayan Türkmenelinden, liderleri İsa Yusuf Alptekin’e ‘’kardeşim’’ dediği Doğu Türkistan’dan, önderleri Kırımlıoğlu Sovyet zindanlarına atıldığında memleketi ayağa kaldırdığı Kırım’dan, işgale uğradığında gönüllü savaşçılar göndererek yardımına koştuğu Karabağ’dan gençler anladılar Onu… Hem de iliklerine kadar anladılar… 6 defa gidip 7 defa gelmekle övünen politikacılar el üstünde, en üst makamlardayken, O yine bin bir zorlukla bir sancağı yüksekte tutmanın mücadelesini veriyordu. Onu yılmış gören olmadı ömründe, belki de en yakınlarından merhum Taşer’in dediği gibi Onu lider yapanda buydu. Milletine hudutsuz muhabbeti, devletine şuurla sadakati, âlimlere samimi hürmetiydi Onu lider yapan. Oturduğu makamla ilgisi yoktu Başbuğ’un liderliğinin… O hiçbir makamda oturmasaydı da doğal bir liderliği olurdu şüphesiz. Denilebilir ki; makamda oturmanın liderlik için yeterli olmayacağı, makam olmasa da gerçek liderin lider olarak gönüllerde yer edeceğinin canlı örneğiydi bir nevi. 12 Eylül idaresinin hapishanesinde alıkonulduğu 5 yılın ardından yeniden başlayabilmesinin arkasındaki sır da buydu belki de. Tam 13 yıl olmuş bizi kendi halimize bırakıp gideli…13 koca yıl. O olsaydı bu kadar uzun gelmezdi belki de… Çok sevdiği Mevla’sına kavuştuktan sonra bile bize ders vermeye devam ediyor Başbuğ. Bu sefer yokluğuyla terbiye ediyor bizi… Artık ayaklarınızın üzerinde durmalısınız diyor. Bu fetret yeter, silkinin diyor. Benim evlatlarım bana layık olmalı diyor… Ne diyordu şair; ''Töredir, konan göçer, doğan gün batar elbet Dayanılmaz olsa da Başbuğ’suzluğun acısı
Okunma Sayısı: 758 Yorum Yazın
|