| ‘’HASTALIKLI’’ MUHAFAZAKARLIK ve ‘’HASTALIKLI’’ LAİKLİK |
|
| Pazar, 21 Mart 2010 01:23 | |||
|
Malumunuz Türkiye’miz eskilerin ‘’nev-i şahsına münhasır’’ diye tabir buyurdukları, kendine özgü özellikleri hayli fazla bir memlekettir. Uluslar arası literatürde uzun zamandır yer alan ve tanımlamaları hususunda genel bir konsensüsün sağlandığı bir çok kavramın bizde algılanış biçiminde ki tuhaflıkları gördükçe bu meseleyi yazmak zaruri hale geldi. Durmuş Hocaoğlu hocanın ‘’…Dünyanın en ileri dini, dünyanın en geri insanlarının elinde…’’ tespitini ilk okuduğumdan beri ciddi bir haklılık payı olduğunu düşünmüşümdür. Lakin son dönemde sağlam bazı kaynaklardan öğrendiklerim yukarıda ki tespitin ne kadar doğru olduğunu tam manasıyla idrak etmemi sağladı. Bilindiği üzere biz Türkler umumiyetle itikatta İmam Maturidi Hazretlerinin kurduğu Maturidi mezhebine,amelde ise İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretlerinin Hanefi mezhebine intisap etmişizdir. Türk milletinin İslam öncesi dönemde de yüksek olan ahlaki seciyesi,İslam’la müşerref olduktan sonra ki süreçte bilhassa zaten Türk asıllı olan İmam Maturidi’nin anlayışının bütünüyle Türk’ün yapısına uygunluğu ile bütünleşerek bizce Asr-ı Saadet’teki,yani Peygamber Efendimiz’in dönemindeki İslam anlayışına en uygun hale gelmişti. Yavuz’un Mısır fethi sonrası payitahta dönüşünde beraber getirdiği Eşari alimlerin etkisiyle yavaş yavaş değişmeye başlayan inanç yapımız başlı başına yüzlerce tez konusu olabilecek boyutta kabul edilebilir. Bu kısa tarihi anekdottan sonra Durmuş Hocaoğlu’nun tespitini tam anlamıyla idrak etmemize sebep olan meselelere gelebiliriz. Bilindiği üzere Türkiye’de bilhassa son 10 yıldır yaşanan sermayenin el değiştirmesi sürecinde kendini ‘’muhafazakar’’ olarak tanımlayan kitleye mensup bir zümre milli hasıladan daha fazla pay almaya başladı. Elbette buraya kadar bir sorun yok,hatta kendini tanımladığı sıfatlardan biri de ‘’muhafazakar’’ olan bu satırların yazarı için nötr karşıladığını belirtemeyecek olumlu bir gelişme bile sayılabilirdi bu değişim. Lakin muhafazakarlığı salt bir söylem ve libasa indirgeyen, Anadolu’dan çıkmasına rağmen bu toprakların ruh köküyle bağlantısız bir zümre sermaye değişiminin verdiği rehavetle hakiki mütedeyyin insanlarımızın kanını donduracak işlere imza atmaya başladı. Sayıları her geçen gün artan ve umumiyetle zengin ‘’muhafazakarlar’’ın tercih ettiği bazı tatil bölgelerinde yaşananlar artık yüz kızartacak aşamaya gelmiştir. İş o raddeye gelmiştir ki; yatla düzenlenen turlarda zennelere (erkek dansöz) göbek attırılmakta, başlarındaki mukaddes örtüyü kirlettiklerinin farkına bile varamayacak kadar küçülmüş hanımlar zenneye eşlik etmektedirler. İslam’ın güzelliklerini kavrama çabasını göstermeyen genç kızlar, (başörtüsü diyerek manasını deforme etmek istemediğim için sadece örtü diyeceğim), kafalarındaki örtülere verdikleri şekillerle çevreye’’sevgilim yok’’ ya da ‘’sevgilim var’’ mesajını verebilecek bir kıyafet dili bile oluşturmuşlardır. Sütçü İmam’ın başörtüsüne uzanan el için Maraş’ı kana buladığı günlerden gelen bir millet için bu durum ızdırabın da ötesinde duyguları doğurmalıdır. Elbette yukarıda lafzı geçen zümre zaten geneli muhafazakar olan milletimizin içinden çıkan ‘’muhafazakar’’ zenginler arasında bile azınlık oluşturmaktadır. Lakin bu ‘’hastalıklı’’ muhafazakarların oluşturmaya başladığı sıkıntı artacak gibi görünmektedir. Mesele sosyologlar tarafından derinlemesine incelenmeye muhtaç bir konu haline gelmiştir. Her kavramı dejenere etmedeki ustalığımızdan ‘’laiklik’’ te nasibini almadı demek mümkün değildir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren doğal süreçte ‘’laiklik’’ kavramının evrensel normlara yaklaşmasını bekleyenleri şaşırtacak bir sonuçla karşı karşıya kaldık diyebiliriz. Maalesef katı ve örneği demokratik ülkelerde bulunamayacak bir laiklik anlayışının bilhassa bir zümre içerisinde ki dozu her geçen gün artmaktadır. Laikliği ‘’cahil halkı saplanıp kaldığı orta çağ karanlığından millet istese de istemese de kurtarmak’’ olarak algılayan seçkinci bir zihniyettir ülkemizde ki. Milletin manevi dinamiklerini küçük gören ve anti-demokratik metodları bu dinamiklerle mücadele için kullanmaktan çekinmeyen bir sözde ‘’laiklik’’ anlayışının ülkemizde var olması esasında bu toprakların ve Türk milletinin doğasına aykırıdır. Çöl sıcağında paltoyla dolaşmak ya da kutuplarda şortla gezmek kadar abestir. Ümit Özdağ Hoca’nın ifade ettiği gibi ‘’Denetimini kendi yaptığı, öğretmenlerini kendi atadığı, kitaplarını kendi bastığı’’ bir okuldan, İmam-hatiplerden endişe edilmesi de yine bizim ülkemize mahsus hallerdendir. Aynı görüşe mensup erkek öğrencinin üniversiteye girebilmesi, bunun yanında kız öğrencinin girememesi de yine bu ‘’hastalıklı’’ laikliğin sonucudur. Atatürk’ün benimsediği milletin değerlerini hakir görmeyen anlayışla, İnönü döneminin ezici laikliği arasından günümüzün laiklerinin İnönü anlayışını benimsemesi de oldukça manidardır. Kendilerini ‘’laik’’ olarak tanımlayan zümrenin bir kısmı arasında laiklik anlayışının din karşıtlığı, özelde ise İslam karşıtlığı olarak algılanması ülkemizin son asırda ki en büyük talihsizliklerindendir. Açık olarak ifade etmek gerekirse, Türk milleti fıtratı gereği ne ‘’hastalıklı’’ muhafazakarlığa ne de ‘’hastalıklı’’ laikliğe müspet bakamaz bundan sonra da bakması beklenemez. Ortak özellikleri ‘’hastalıklı’’ olmak olan bu iki zümre arasında ki iktidar mücadelesi milletimizin çok kıymetli olan vaktini gereğinden fazla almıştır. Toplamı % 15’i geçmeyen bu iki grubun kavgasının gürültüsü milletimizin dünyada olup bitenlere kulak kabartmasını engellemekte bu durumda Türk devletinin yeterince güçlü olmadığı bir dünyanın yeterince huzurlu olamaması sonucunu doğurmaktadır. İnancımız odur ki; Türk milleti kan dondurucu ‘’hastalıklı’’ muhafazakarlık ve tüyler ürpertici ‘’hastalıklı’’ laiklikten azat olacak ve vaktini çok daha önemli konulara ayırabilecektir. Okunma Sayısı: 867 Yorum Yazın
|