| TÜRK’E MUHABBETİN MUAZZAM VE MÜCERRET HALİ: ALPARSLAN TÜRKEŞ |
|
| Çarşamba, 03 Haziran 2009 19:59 | |||
|
Yakınlarından A.Turan Koçal anlatıyor: ‘’Rahmetli Türkeş yalnız Türkiye’de değil bütün dünyada yaşayan Türklerin lideriydi… Bunu milletimiz çok iyi bilmekle beraber, Türkiye dışında ki Türkler çok daha inançlı ve samimiyetle rahmetliye bağlılıklarını ifade edebiliyor ve Başbuğ’u asrımızda Türk milliyetçiliğinin lideri kabul ediyorlardı. Bu hususta yaşadığım bir olayı paylaşmak isterim. Yalova’daki yazıhanemde işimle meşgulken yıl 1975 Ağustos ayı Rahmetli Türkeş’in misafirim olarak Yalova’da istirahatta olduğu bir saat. Yazıhaneme bir genç geliyor ve bana beni soruyor, sorduğun kişi benim buyurun ne istiyorsunuz, diyorum. Diyor ki; Ben Yalova’nın yabancısıyım. İskele meydanında Irak Kerküklü olduğunu söyleyen bir gurup benden ısrarla Alparslan Türkeş’in resmini bulmam için kendilerine yardımcı olmamı ısrarla ve yalvararak talep ettiler. Ben de kendilerine araştırarak temin edebilirsem size veririm, dedim. Araştırma neticesinde sizde bulabileceğimi söylediler, onun için geldim, varsa bir resmini verebilirmisiniz dedi, ben de kendisine resmine lüzum yok, Sayın Türkeş şu anda misafirim olarak benim evdeler, yarım saat sonra buraya gelecek sen de git o Kerküklüleri 1 saat sonra al buraya getir dedim, gitti. Biraz sonra rahmetli yazıhaneme geldi. Bir köye gitmek üzere yazıhaneden çıkarken bahsi geçen Kerküklü Türkmenlerle karşılaştık, unutmuşum kendilerini ziyaret edeceklerini. Hemen kendilerine durumu izah ettim. Teker teker ellerini sıktı, gelen Kerküklü Türkler bir aile idi. En yaşlıları tahminen 80’lerde, bir çift,2 oğlu ve torunları 11 kişi, hepsi rahmetlinin etrafını sardılar. Sosuz bir saygı ve sevgi içinde adeta bayılırcasına kendilerinden geçmişlerdi. En yaşlı, dede evlatlarına ve torunlarına şöyle diyordu; iyi bakın bir daha belki Türkiye’ye gelemeyiz, gelsek dahi Başbuğ’umuzu belki göremeyiz, iyi bakın gözüne, kaşına, boyuna iyi bakın. Ağlıyor, ağlıyorlardı. İşte o manzarayı ifade edebilmek mümkün değil. Ben şahsen dedemi görmedim, ben doğmadan 15 yıl evvel vefat etmiş. Dedem mezardan çıkıp gelse ben bu Kerküklü kardeşlerimizin rahmetli Türkeş’e baktıkları şekilde içten sevinerek bakacağımı zannetmiyorum.’’ Gazeteci Kemal Çapraz anlatıyor: ‘’Hiç unutmuyorum, Azerbaycan’a ilk yaptığım seyahatte Azerbaycanlı bir yazarla konuşuyordum. Ona şu soruyu sormuştum: “ Sovyetler Birliği’nin o kadar baskıcı bir döneminde sizin istiklal mücadeleniz sürdü. Sizi ayakta tutan ruh neydi?”. O yazar bana aynen şunu söylemişti, “Türkiye’den Bozkurtlar gelip bizi kurtaracak ümidi, bizde her zaman vardı.” demişti. Evet, o hareketin başında Alparslan Türkeş ve onun Bozkurtları vardı. Yine, Kırım Türklerinin büyük önderi Mustafa Cemiloğlu ile 1989 yılında ilk röportajı Kırım’da yapmıştım. Daha Sovyetler Birliği çökmemiş ve Mustafa Cemiloğlu büyük mücadeleler veriyordu. Yaklaşık 16 yıl hapislerde ve sürgünlerde yaşayan Cemiloğlu’na “Alparslan Türkeş ismini hiç duydunuz mu?” diye sordum. Verdiği cevap çok ilgi çekici idi; “ Evet duydum. Hapishanede bize sadece Pravda Gazetesi gelirdi. Türkiye’de en çok aleyhine yazı yazılan kişi Alparslan Türkeş’ti. Bende o zaman düşündüm. Ruslar bu adamdan bu kadar korkuyorlarsa, bu yahşi bir liderdir, diye düşündüm.” Türkiye’ye ilk gelişinde de Sayın Türkeş’e ziyarette bulunan Cemiloğlu, “ Siz bizim sesimizi dünyaya duyurdunuz. Siz ve Bozkurtlarınız olmasaydı belki de Ruslar bizi zindanlarda öldürecekti” diyerek teşekkür etmişti.’’ Uğruna büyük çileler çektiği Türklük uğruna 3 defa idamla yargılanmış, sürgüne göğüs germiş, elleriyle yetiştirdiği gencecik evlatlarını toprağa vermiş bir lider olarak Alparslan Türkeş, Türk dünyası için işte bu anlamları taşıyordu. Türk milliyetçileri Alparslan Türkeş’e bir de sıfat yakıştırmışlardı: Başbuğ, yani lider. O’nun emsalsiz liderliğine belki yüzlerce misal gösterilebilir ama Nevzat Kösoğlu’nun anlattığı iki olay fevkalade yol göstericidir: ‘’ 1965’li yıllarda, hitabetin, liderliğin baş niteliği olduğunu düşünürdük. Ayrıca çok şeyi mümkünse her şeyi bilmelidir; sohbeti tatlı, çehresi beşuş ve yumuşak olmalıdır… Bu nitelikler, bugün de bir liderin kitleler önünde başarısı için, ilgili profesyonellerce zaruri görülmektedir. Buna bir diyeceğim yok. Fakat ben bu nitelikleri yazarken tanıyanlar, rahmetli Dündar Taşer Ağabey’i anlatır gibi olduğumu anlayabilirler. İşte, gazetecilik yaptığım 1966 yılının bir gününde, gazetemizin Ankara bürosunda Dündar Ağabey’le sohbet ederken, böyle düşünüyordum. Kendisine sordum, sen bütün nitelikler bakımından Türkeş Bey’den daha üstünsün, niçin sen lider değilsin de O’nun arkasındasın? Dündar Bey için cevapsız soru yoktu. Gülümsedi ve’’ bütün bu söylediklerin doğru da olabilirdi. Ancak lider insan, herkesin düştüğü yerde, kalkıp yeniden yürüyebilen insandır, Türkeş’te budur’’, dedi. Söylediğim gibi Dündar Bey için cevapsız soru yoktu. Bu cevabını da,Fuzuli’nin ‘’Gördüm ki cevaptan gayrı nesne vermezler’’ cinsinden verilmiş güzel bir cevap diye algıladım ve üstelemedim. Ardından ne kadar zaman geçmişti, bilemiyorum. Büyük Millet Meclisi’nde CKMP grup odasındaydık. Rahmetli Galip Erdem Ağabey bir koltuğa oturmuştu, ben de yanın da idim. Muzaffer Özdağ, Numan Esin, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu ve galiba şimdi hatırlayamadığım bir iki kişi daha vardı… O zaman Adalet Partisinde, olan, milliyetçiliğin büyük isimlerinden Prof. Osman Turan’ı partiye geçirmek istiyorlardı; son derece heyecanla onu beklediklerini görüyordum. Belli ki büyük hamleler yapmanın hayalini kuruyorlardı…Osman Hocayı getirmekle Osman Yüksel Serdengeçti görevlendirilmişti.. Kapıdan içeri girdiler. Herkes saygı ve heyecanla ayağa fırladı. Benim genç yüreğimi de tahmin edebilirsiniz… Konuşmalar başladı. Ben ölüp ölüp, diriliyordum; Galip Ağabey sigarasını içiyordu. Konuşmalar gittikçe uzuyor ve insanoğlunun bildiği hemen her konuya girip çıkıyordu. Fakat Osman Hoca, evet, demiyordu. Öyle anlar oluyordu ki, Türkeş Bey ayağa kalkıyor, giriş beyannamesini Osman Hocanın önüne koyuyor, imza için kalemini veriyor ve biz tamam diyorduk; ama Hoca evet demiyordu. Ben nokta olmuş gibi idim; Galip Ağabey de, herhalde empresyonist bir resme dönüşmüştü. Herkes yorgun değil bitkin bir haldeydi; odayı karanlık ve soğuk bir hava kaplamıştı. Konuşmalar azalmış, sesler yavaşlamıştı. Osman Turan Hoca evet, demedi ve bilemiyorum kaç saat sonra, O. Yüksel Serdengeçti ile beraber odadan çıktılar. Hayaller yıkılmış, bina çökmüştü. Hangi sıra ile konuştuklarını hatırlayamıyorum; odadakiler birer birer söz alarak, bu işin yürümeyeceğine, kendisinde milliyetçilik öğrendikleri bir insanı bile ikna edemedikten sonra, artık yapılacak bir şeyin kalmadığına dair fazla uzun olmayan etkili konuşmalar yaptılar. Salona ağır, karanlık bir sükut çöktü. Benim dünyam yıkılmıştı. Türkeş'in ayağa kalktığını gördüm; elini sertçe masaya vurdu, "Devam edeceğiz arkadaşlar, zafer bizim olacaktır" dedi ve paltosunu giyip gitti. Galip Ağabeyi'nin, koltuğa şöyle bir yayıldığını gördüm. Üstümden bir depremin bütün enkazı kalkmıştı. Ayağa kalktım; Galip Ağabey'le birlikte hiç bir şey konuşmadan ve iki mutlu insan olarak o odadan çıktık, gittik. Ben, bu olayı yaşadıktan sonra; Dündar Ağabeyi'nin söyledik¬lerinin anlamını kavrayabilmiş miydim, bilemiyorum. Ama ikin¬ci bir olay var ki, aptala lafın tamamını anlatır nitelikte idi ve ben anlamıştım. . O gün, akşam saat on yediye kadar, gerekli bütün listelerin hazırlanarak Yüksek Seçim Kurulu'na teslim edilmesi gerekiyordu; Biz de, evraktan tamamlayıp, öğlenden sonra kurula teslim etmiş, Partideki odamızda sohbet ediyorduk. Telefon çaldı, Yüksek Seçim Kurulu'ndan Sebahat hanımın görüşmek istediğini söyledil¬er. Sebahat Hanım kurulda sekreterdi. "Nevzat Bey, ne yaptınız? dedi." "Hayrola?" dedim. "Senato seçimine ait listeyi noksan yazmışsınız; saat on yediye kadar yazıp yetiştiremezseniz, seçim¬lere girmeniz tehlikeye girer" dedi. Koca bir daktiloyu kapıp masaya geçtim, kağıt getirin, dosyalan getirin, listeleri getirin, getirin, getirin... Ne olduğunu kimse anlayamamıştı; benim de anlatmaya vaktim yoktu; paldır küldür daktilonun tuşlarına vuruyordum. Saat on altı otuz idi, bu vakit içinde listeleri yetiştiremezsek, sadece senato seçimleri değil, milletvekilleri seçimine de giremeyecektik. Onca emek ve meşakkatle gelinen bir noktada, on beş dakikalık bir gecikme. ve ihmalimizden ötürü MHP seçimlere giremeyecekti. Arabada, Gün Bey "Seçimlere giremezsek, ben artık bu memlekette yaşayamam" dedi. "Nereye gideceksen beni de götür dedim. Başka bir şey konuşmadık. Parti ayağa kalkmıştı; bir felaketin dolaştığını herkes anlamış ama ne olduğunu kestirememişlerdi. Genel Başkan durum¬dan haberdar edilmiş, o da hemen partiye gelmişti; ama, ne olduğu konusunda kimse bir şey söyleyemiyordu. Gün Bey önde, ben arkasında odasına girdiğimizde, ellerini masaya dayamış, ayakta, öne doğru uzanmış bir halde ve sanki bütün vücudu ile soruyordu: Ne oldu? Gün Bey, bütün gücünü toplayarak, bitkin bir sesle, "Efendim, galiba seçimlere giremeyeceğiz." Dedi. Başka bir açıklama yap¬madı; Türkeş Bey de sormadı; ancak, yüzünden bir siyah bulutun geçtiğini gördüm. Sadece bir andı. Yumruğunu masaya vurdu1 "Canınız sağ olsun, seçimlere bağımsız girer kazanırız" dedi. O zamana kadar olanlar da, ondan. sonra olacaklar da artık benim için önemli değildi. Olanlar olmuştu ve ben iman yenilemiş bir mümin gibi, diri, taptaze idim.’’ Başbuğ’un dini hususiyetleri de fevkalade güzeldi. 1980–1985 yılları arasında O’nunla beraber hapishanede kalanlar rahmetli Türkeş’in herkes uyudukta sonra gece 01.00 gibi kalkıp Kur’an-ı Kerim okuduğunu ve en zor şartlarda dahi ibadetlerini eksiksiz yerine getirdiğini söylemektedirler. Rahmetli Türkeş ibadetlerini yerine getirmekte ne denli titiz ise bunların menfaat amaçlı siyasete dökülmesine de o denli karşıydı. Alparslan Türkeş’in şahsında bütün Türk dünyası ve Türkiye tarih kitapların da okudukları Türk ulularından birini sanki bizzat görmekteydi. O’nun Türk milletine duyduğu derin sevgi ve ölümüne bağlılık yetiştirdiği yüz binlerce Türk milliyetçisine de yansımıştı. Türk ulusunun en zor günlerinde bu ülkenin askeri, polisi var demeden ateşin içine elini sokan bir hareketin kurucusu olmak ta zaten bunları gerektirmekteydi. O, milliyetçi çizgide olduklarını söyleyen ama ırkçılığa sapmış olanlardan, dindar olduklarını avaz avaz bağırıp Arap-Fars sevdalısı olanlardan farklı olarak Türk ulusunun özü neyse onu savunmuş, Türk devletinin bekasını ve milletin dirliğini tesis etmeyi yegâne hedef bilmiştir. Yaşarken ölümüne bir muhabbetle bağlı olduğu Türk ulusu O’nu hak ettiği yerlere getirmese de tarih tekerrür etmiş, büyük adamlar öldükten sonra idrak edilmişlerdir. Türk milleti, tarihinde emsali olmayan bir cenazeyle rahmetli Türkeş’i son yolculuğuna uğurlamıştır. Ve Türk ulusu O’nun özleminin yakıcılığını her geçen gün artan bir şekilde iliklerinde hissetmektedir. Okunma Sayısı: 1104 Yorum Yazın
|