| AYASOFYA AYASOFYA |
|
| Cumartesi, 27 Şubat 2010 20:19 | |||
|
Ayasofya, sıradan bir mabet olmaktan belki de en uzak yapıdır. Ayasofya, Türk’ün binlerce yıllık fetih yolculuğunun sembolüdür adeta. 537’de inşası bitirilince at arabasıyla içerisine dalıp, Süleyman peygambere üstün geldiğini haykıran imparator Jüstinyen aradan 916 yıl geçtikten sonra yaptırdığı mabedin Türklerin fetih sembolü olacağını şüphesiz tahmin edemezdi. 1453’teki kutlu fetihten sonra eski Türk geleneğine uyularak fethedilen yerdeki en büyük ibadethane camiye çevrilmiş, böylece Ayasofya camilikle şereflenmiş ve bütün İslam aleminde fethin sembolü olmuştu. Osmanlı padişahları ve devlet erkanı Cuma namazlarını Ayasofya’da eda etmiş, sonraları bir çok şaheser cami yaptırılmasına rağmen bu adetlerini terk etmemişlerdi. 477 yıl boyunca Türklerin ibadetlerini yerine getirirken fethin manasını teneffüs ettikleri Ayasofya, 1930’da ibadete kapatılmış ve 1935’tede müze olarak ziyarete açılmıştır. Ayasofya’nın müze olması emrini Atatürk vermiştir. Ama bu karar zahiren göründüğünden çok farklı bir arka plana sahiptir. Zira o yıllar dünyanın hızla yeni bir dünya savaşına sürüklendiği yılladır. Ve Türkiye savaşa harp okullarında çifte eğitim vererek, cephane depolayarak, Sadabat ve Balkan Paktlarıyla ülkenin çevre güvenliğini sağlamaya çalışarak hazırlanıyordu. Konuyla alakalı olarak Prof. Dr Ümit Özdağ,’’Gelecek Bin Yılda da Buradayız’’ isimli eserinde: ’’Atatürk savaşa sadece askeri ve diplomatik bir hazırlık yapmakla yetinmiyor, savaşın ana eksenini oluşturacak olan batılı halklara yönelik psikolojik operasyonlarda gerçekleştiriyordu. Bu çerçevede Çanakkale’de ölen Avustralyalı ve Yeni Zelandalıların anne ve babalarına yapılan seslenmede o çocukların artık bizim çocuklarımız olduğu söyleniyordu. Bunu duyan anne ve babanın ikinci oğlunu Türkiye’ye savaşması için yollaması artık çok güçtü. Zorla getirilse bile ‘’şehit ağabeyini’’ kucaklayan bir ülkeye karşı ne kadar istekli olarak savaşabilirdi? Ayasofya Camii’nin müzeleştirilmesi de böyle bir psikolojik savaş manevrası idi. Hıristiyan taassubunu ‘’Ayasofya kilisesini Müslümanların elinden almalıyız’’ şeklinde körükleyen emperyalist çevrelerin elinden bir argümanı almak için Ayasofya’yı müze haline getirmek. Yani bir anlamda ‘’tarafsız alan’’ statüsüne dönüştürmek hedeflenmiştir Atatürk tarafından. Bu önlem bütün zamanlar için alınmış bir önlem değil, belirli bir dönemle sınırlı bir önlemdi.’’ (1) ifadeleriyle meselenin konjonkturel nedenlerini izah etmiştir.
Zaten Mustafa Kemal gibi bir milli liderin ortada çok geçerli sebepler yokken camiyi müzeye çevirmesi anlaşılabilir olmazdı. 2. Dünya savaşının bitişinin üzerinden altmış yıldan fazla bir zaman geçtiği halde Ayasofya Camii’nin müze esaretinden kurtulması sağlanamadı. Bu tamamen iktidar mevkiini işgal eden zevatın Ayasofya’nın manasından bihaber olmasıyla açıklanabilir. Aksi taktirde diğer açıklamalar ihanet tartışmasına dönüşecektir. Türk’ün ruh ikliminde her zaman cami kimliğini muhafaza eden Ayasofya, esaretinin biteceği günü sabırsızlıkla beklemektedir. Zaman zaman tekrar camiye dönüştürülmesi için kampanyalar düzenlenen, adına şiirler yazılan ve her Türk’ün kalbinde kanayan bir yara halinde bulunan Ayasofya Camii artık milli bir onur meselesi boyutunu aşmıştır. İstanbul’un fethinin sembolünü kimliksiz bırakmak İstanbul’un kimliğine yapılmış bir müdahaledir. Müzeye dönüştürülmesine neden olan etkenlerin ortadan kalkmasından sonra bu halde ısrar etmek Türk’e zuldür. Türk’ün bu zule bu denli uzun dayanması ise açıklanması mümkün olmayan bir durumdur. Ayasofya’nın kazma-kürek yıkılmasıyla, mevcut hal arasında teorik olarak bir fark yoktur. Bu farksızlık tüm Müslümanları ve bilhassa olaya müdahil olan Müslüman Türkler’i incitmektedir. Bu konuya en duyarlı kesim Türk milliyetçileri olmuştur. Türk milliyetçileri Ayasofya’nın olması gereken şekle döndürülmesi için daima uğraş vermişler, milliyetçi yazarlar makalelerinde, milliyetçi şairler şiirlerinde, milliyetçi öğrenciler gösterilerde bu konuya eğilmişlerdir. Atsız Ayasofya’yı eski haline döndürmek için baskın planları yapmış, rahmetli Dündar Taşer 27 Mayıs’tan sonra Alparslan Türkeş’le birlikte tasfiye edilmeseler Ayasofya’yı camiye döndürmeyi düşündüklerini dile getirmiştir. Bunların hiçbiri gerçekleşememiş ve ulu mabet ezan sesinden mahrum kalmaya devam etmiştir. Bu mahrumiyetin daha fazla sürmemesi için ağıt yakmayı bırakıp, fiili mücadeleye girişmek gerekmektedir. Çünkü Ayasofya örneği bize göstermiştir ki; bu konularda yazıp çizmek beklenen etkiyi vermemektedir. Mutlaka gerekli altyapıyı hazırlamak için bu tip çalışmalar elzemdir. Ama aradan geçen onlarca yıl bu altyapıyı fazlasıyla oluşturmuştur. Şimdi bir liderlik organizasyonuyla Türk’ün alnındaki bu kara lekenin silinmesi zamanıdır. Fatih başta olmak üzere fethin ve İstanbul’a ulaşıncaya kadar verdiğimiz şehitlerin mübarek kemiklerinin sızlamaması için Ayasofya’nın yeniden Türk’ün ve İslam’ın olması bugün ki Türklerin esas görevlerinden biridir. Onlarca yıllık görev ihmalimizi yarın ruz-i mahşerde belki de ancak bu şekilde affettirebiliriz. (1) Prof. Dr. Ümit Özdağ, Gelecek Bin Yılda da Buradayız, s.53 Okunma Sayısı: 846 Yorum Yazın
|